SÜMBÜL EFENDİ CAMİİ WEB SİTESİ

Zincirli Servi

 

 

Zincirli Servi

 

Külliye içerisinde Çifte Sultanlar’ın hemen baş tarafında iki metre mesafede bir Zincirli Servi bulunmaktadır. Cami ile Zincirli Servi arasında içinde ağaç da bulunan bir şebeke yer almaktadır. Buraya sonradan konulmuş olan yazı şöyledir: “Sıdıka Hatun ( Sarı Sıdıka) Bizans İmparatoru Konstantin’in kızı Müslüman olup Sıdıka adını aldığı ve burada medfun bulunduğu rivayet edilmektedir.” Bu servinin, Hz. Cabir tarafından , Çifte Sultanlar denilen hanımlar defnedildikten sonra, onların başlarına dikildiği rivayet edilmektedir.

Rivayet edildiğine göre, ağaç kuruduktan sonra dalları kırılıp birinin başına düşmesin diye bir tedbir olarak, üzerine zincir dolanmış, bu yüzden de Zincirli Servi olarak adlandırılmıştır. Bu zincirin günümüzde İnkılap Müzesi’nde koruma altında alındığı kaydedilmektedir.

Halk arasında dolaşan hikayelerden birine göre, serviye asılan zinciri,demircilerin piri olan Davud peygamber yapmıştır. Bu yüzden de zincire bir kutsiyet atfedilmiştir. Ancak bu yanlış bir hikaye olup, gerçekle alakası yoktur.

Serviye atfedilen önemin bir sebebi de, Sümbül Efendi’nin, bu ağacın altında Allah Rasulü (S.A.V)’nün ruhaniyeti ile görüştüğü rivayetidir. Bu servinin kurumuş olan kökü, günümüzde ahşaptan çevrilmiş bir oda içerisine alınmıştır. Vaktiyle bu odanın penceresi üzerinde , Hafız Ahmed Sünbüli’nin hattı ile, Zincirli Servi’ye atfedilen manevi havayı izah eden, talik hatla yazılmış on altı beyitlik bir manzume yer almaktaymış.

 

Bazı beyitlerin şöyle olduğunu kayıtlardan öğreniyoruz:

 

  • “Bu servin zılli sümbül, saray-ı cennetten ibarettir.
  • Bu servin saye endaz olduğu yer bağ-ı cennettir
  • Bu servi sal-hurde çile çekmiş pir-i fanidir
  • Kıyamen vecdine zikr-i hüda kendiye adettir.”

 

Yahya Kemal Beyatlı’nın Koca Mustafa Paşa Şiirinden;

 

  • Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,
  • O kadar komşu ki dünyaya, duvar yok arada.
  • Geçer insan bir adım atsa, birinden birine,
  • Kavuşur karşıda, kaybettiği bir sevdiğine.

 

Dört asırdır inerek camiye nur üstüne nur, Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de, huzur. Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık; Hafız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor; Belli kabrinde, O, bir nura sarılmış yatıyor.

 

Bir ziyaretçi, derin zevk alarak manzaradan, Unutur semtine yollanmayı artık buradan.

 

Ne ledunni gecedir! Ta ağaran vakte kadar, Bir mücevher gibi Sünbül Sinan’ın ruhu yanar. Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak, Vatanın fatihi cedlerle, beraber yaşamak!.. Geç vakit semtime döndüm Koca Mustafa Paşa’dan Kalbim ayrılmadı bir an… O güzel manzaradan, Bu muammayı uzun boylu düşündüm de yine, Dikkatim hadisenin vardı derinliklerine.

 

Bu geniş ülkede, binlerce latif illerde, Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde, Manevi varlığının resmini çizmiş havaya Ki, bugün karşılaşan benzetiyor rüyaya. Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan, Bahseder gerçi duyanlar, bir onulmaz yaradan. Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük.. Budur alemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.